Diğer herhangi bir Avrupa kurumundan daha fazla, Avrupa Parlementosu, gerçek manada trans-Avrupa vatandaşlığın gelişimini himaye etme sorumluluğunu taşımaktadır. Bu Avrupa siyasi ve kamusal alanını inşa etmenin yolu ise, hem AB siyasi ekosistemi  hem de ulusal siyasi aktörler tarafından yaratılmış tuzaklarla dolu. Geçmiş, şimdiki ve potansiyel gelecekteki girişimler umut verici, ama yeterli siyasi irade ve başarma tutkusu ile birleştirilmeliler.

Fransız ve Hollandalı seçmenlerin 2005’te  Avrupa Anayasasını fırlatıp atmaları dolayısıyla sönmeye yüz tutan AB nin anayasal süreci, sonunda tam vites geri dönüyor. Mücadeleye katılan Avrupa Parlamentosu, “AB’nin demokratikleşmesi” üzerine şimdi başka bir rapor hazırlıyor.  Söz konusu rapor, sanki bir bakıma bariz bir teşhise dayanıyor, ki buna göre, AB’nin demokratik eksikliği 4 kusurdan besleniyor. Bunlardan ilki, siyasi sorumlulukların dağınık, çok sayıda ve pek azının sahiplenilmiş olması nedeniyle karar vermedeki akıl ve bilgi birikimi eksikliği. İkincisi, Avrupa’nın ortak bir kamusal alnının olmayışı. Üçüncüsü, iddialı bir Avrupa Konseyi ve giderek artan hükümetler arası yaklaşımlarla daha da beter hale gelen, bir topluluk ruhunun ve bir ortak Avrupa yaklaşımının olmayışı. Son olarak ise, Parlamento için, Birliğin siyasi rotasına yön verme kapasitesini engelleyen yasama yetkisinin olmayışı.

Avrupa Parlementosunun Avrupa demokrasisini derinleştirmek için mutat çabası; girişim, bütçe kontrolü ve gözetim gücünü artırmayı kapsar. Tüm bunlar, yıllar boyunca Avrupa raporlarının temelinde yer alan hususlardı ve öyle de kalacak gibi görünüyor. Her kurum gibi Avrupa Parlamentosu da, siyaset ekosistemi içerisindeki artan merkezilik ile mücadele ediyor.

Avrupa düzeyinde daha fazla demokrasi için ürettikleri çözümler kulağa tekrar niteliğinde geliyorsa bunun nedeni, Avrupa Parlamentosunun şimdiye kadar her daim daha siyasi ve entegre bir Avrupa için itici güç olmaya çalışan bir “federalizmin acentesi” olmasından kaynaklanıyor. 1980’lerin sonuna kadar üyelerin çoğu, Altiero Spinelli ve 1984’te kabul edilen siyasi olarak bütünleşmiş bir Avrupa için ‘taslak antlaşma’ tarafından özetlenen kararlı federalistlerdi. Orantılı ve doğrudan seçimlerden sonra bile federalistlerin kültürel çoğunlukları reddedildi, bu ayrıntılı plan ve yazar, 2010 karşı-grubu Spinelli Group girişiminde görüldüğü gibi federalist bir ilham kaynağı olmaya devam etti.

Siyaseti devralma

Kuruluşundan ve özellikle de doğrudan bir demokratik yetki kazanmasından itibaren, Avrupa Parlamentosu devamlı olarak Avrupa’daki karar alma süreçlerinde daha fazla pay elde etmek için savaşıyor. 1970’ler boyunca her yeni parlamentoda olduğu gibi, bütçe sorunlarına odaklandı, önce o zamanki Avrupa Topluluğunun harcamalarının bir kısmında ve nihayetinde de tamamı üzerinde gözetim hakkını, değiştirme hakkını ve reddetme hakkını tedricen koparıp aldı. Vurdum duymaz Avrupa Devletlerinin üstüne gitmeye hazırlanmış olan Avrupa Parlamentosu, 1979 ve 1984’te bütçeyi tümden reddetti. O zamandan beri prosedür daha karmaşık ve tıkanıklıklara daha az yatkın hale geldi, ancak Parlamentonun üye devletlere karşı çıkma eğilimi de keskinliğini kaybetti.

1986 Tek Avrupa Yasasından 2007 Lizbon Antlaşmasına kadar, Parlamento giderek yürütülecek tüm ortak politikalarda Avrupa Konseyi ile eşit şartlarda, tam yetkili eş yasa koyucu haline geldi. Dahası, Avrupalı kanun yapıcılığı, [Parlamentonun] usuli rolünü vurgulayarak değişiklik geçirdi, o kadar ki şimdi büyüyen Brüksel lobici yığınlarını kendisine çekiyor. Ancak gücü artmış olsa da, üç ana tarihsel eğilim tarafından engellenen siyasi meşruiyeti halen belirsiz durumda. Birincisi, 2019’daki yükselişe kadar Avrupa seçimlerinde oy kullanma oranı giderek düşüyordu. Özellikle AB’nin yeni Doğu üyelerinin çoğundan katılım düşüktü. İkincisi, ulusal parlamentolar,  siyaset ve kariyer bakımından yüksek statüye sahip olmaya devam ediyorlardı. Üçüncüsü 2010’ların doruğa çıkan krizleri (finansal, göçler, Ukrayna ve Brexit) Konsey’in Avrupa kurumsal sıralamasında karşı konulamaz bir şekilde hakimiyet kurduğunu gözler önüne seriyordu.

Avrupa Parlamentosunun statüsünün zar zor anlaşılan bir kurumsal düzen içerisinde politik açıdan garipliği,  ulusal medya organları tarafından gündemden çıkarılarak üzeri örtülse de, siyasi meşruiyet sağlama görevini daha da zorlaştırıyor.  Buna ek olarak, 2011 deki adı düpedüz yolsuzluk olan ”etki için nakit” skandalından, kurumsal çıkar temsilcileri olan lobiciler karşısındaki genel geçirgenliğine kadar belli üyelerin kötü davranışları devamlı olarak itibarını zedeliyor. Bazı politik hayvanlar, karizmatik varlıkları pan-Avrupa kavramının çekiciliği ve coşkulu genel kurul konuşmalarıyla Parlamentonun siyasi profilini yükseltmeyi başararak, bu ortamda serpildiler. Ancak konu siyasi karar anlarına gelince, özellikle kriz anlarında, sözde başkanlar bile parlementonun merkez sahnesini hareket ettirmeyi beceremedi.

Avrupa hala politikalarla ilgili, ancak gitgide siyasetle daha alakalı hale geliyor.

Bununla birlikte, işler iyi anlamda değişiyor. 2010 krizi ve (erken 2020 krizi) parlemento üzerine  gölge düşürmüş olabilir, ama aynı zamanda ulusal politika müzakerelerini daha Avrupalı hale getirdi.  Bu durum, 2019 seçimleriyle açıkça gösterildi- Avrupa’nın meselelerine ilişkin daha fazla mücadele edildi ve 1999’dan bu yana görülmeyen bir katılım gerçekleşti.

Tabii ki, Avrupa hala politikalarla ilgili, ancak gitgide siyasetle daha alakalı hale geliyor. 2019 seçimleri ayrıca, Parlamentonun siyasi merkezinin yavaş yavaş erozyona uğradığının açık bir göstergesi oldu. Merkez sağ ve merkez solun uyum içerisinde çalıştığı geleneksel yönetim bloğuna, içeriden Liberaller tarafından, sola karşı Yeşiller tarafından ve sağa karşı da milliyetçi radikal sağın yeni kolu tarafından meydan okunuyor. Bu durum, büyük koalisyonların sulandırdığı sağ-sol ayrımının potansiyel olarak yeniden lanse edilmesinin yolunu açtı.

Yine de, bu daha politik bir Avrupa parlementosunun mutlaka daha güçlü olacağı anlamına gelmiyor. Kurumsal etkisinin zirvesinde,  “Spitzenkandidat” sistemini – komisyon başkanının bir çeşit seçim yetkisine sahip olması gerekliliğini- muhalif bir Konseye dayatmaya kalktığında, Parlemento Komisyonunu desteklemeye bağlı, istikrarlı ve disiplinli bir çoğunluk koalisyonu tarafından yönetiliyordu. Sağ-Sol veya iktidar-muhalefet ayrımı Avrupa Parlementosunu kamuoyuna ve medyaya karşı daha anlaşılır kılmakta yardımcı olabilir- ve böylece demokratik meşruiyetini geliştirebilir- ama paradoksal olarak, Avrupa kurumsal dengesindeki elini zayıflatabilir.

Avrupa demokrasisini hayata döndürmek

Demokratik meşruiyet ve kurumsal nüfuz arasındaki bu gözle görülür değiş tokuş, konu Avrupa demokrasisine gelince bizi kalıpların dışında düşünme konusunda cesaretlendirmeli. AB her zaman iddia edildiği gibi nevi şahsına münhasır bir politik yapı ise, gerçekten ulusal düzeyde sahip olduğumuz politika anlayışının aynısını, Avrupa düzeyinde de istiyor muyuz? AB’nin daha fark edilebilir bir parlamenter sisteme dönüşmesi arayışına girmeli  miyiz? Öyle ise bu, Avrupa Parlamentosunun orijinalliğini zayıflatma ve hatta kaybetme riskini oluşturmaz mı?

Bir noktada, antlaşmadaki değişiklikler, büyük olasılıkla Parlamentoya çok ihtiyaç duyulan yasama inisiyatifi hakkı ve daha geniş bütçe yetkileri verecek, dolayısıyla bunları talep etmek mantıklı geliyor. Bir başka köklü tartışma ise, Avrupa seçimlerinin daha da Avrupalı olarak görünmesi noktasında dönüyor. Ulus-ötesi listelerin, kıtasal seçim bölgelerinin, ikili orantılılık sisteminin ve Avrupa partilerinin yararları ve kusurları AB siyaseti meraklıları tarafından enine boyuna tartışılmakta. Söz konusu reform unsurlarının, Avrupa seçim hukukunda da yerini bulması muhtemeldir. Ancak bu kurumsal düzeltmelerin geleceği ne olursa olsun, siyasal sistemimizi daha da Avrupalı yapmak her şeyin ötesinde politik yaşamlarımızı da daha Avrupalı yapmaktan geçiyor. Burada uygulamalar, yasal hükümlerden daha fazla önem arz ediyor.

Avrupa Parlementosunun eşsiz bir özelliği Avrupalıları yaratması. İlginç bir kültürel etkileşim fenomeni aracılığıyla, üyeleri, en bağnaz Avrupa Birliği muhalifleri bile, gerçek anlamda daha da Avrupalı hale geliyor. Pek tabii Avrupalı demek, AB yanlısı olmak  anlamına gelmiyor; ama, önemli ölçüde, milliyetçiler bile görüşleri ve stratejilerine uluslarötesi bir boyut kazandırıyorlar. Viktor Orbán’ın merkez sağ partisi Avrupa Halk Partisinden ayrılmasının ardından Avrupa radikal sağının devam eden yeniden yapılanması, bu eğilimin kanıtı niteliğinde. Bu, Avrupa Parlamentosunun  anahtar gücü: bir Avrupalılaşma fabrikası olması.

Bu anlamda hem AB demokratik meşruiyetini bir bütün olarak, hem de özellikle Avrupa Parlamentosu’nun siyasi uygunluğunu desteklemek için keşfedilecek 3 yol bulunmakta.

İlk öneri, politik olarak, Parlamento ile Komisyon arasındaki bağı güçlendirmek. Hali hazırda, Lizbon Antlaşması ile kendisine verilen yetkileri esnetmek için, Avrupa Parlamentosu her 5 senede bir ritüel olarak bir Komisyon adayını yoğun ve dramatik oturumlarda feda etmekte. Fakat bu daha da ileriye gidebilir. Bir dahaki sefere Avrupa Parlamentosu, kendi gruplarının içinden gelmezlerse  adayları reddedebilir. Komisyondakilerin sahip oldukları işlerini sermaye ile kişisel ve politik bağlarına borçlu olmalarındansa, bu durum, hükümetleri kendi potansiyel adaylarını seçmen ile yüzleştirmeye zorlayacaktır. Bu da o zaman, Avrupa seçimlerinde politikacılar, partiler ve seçmenler için daha fazla değişime açıklık geleceği anlamını taşıyacaktır.

Siyasal sistemimizi daha da Avrupalı yapmak her şeyin ötesinde politik yaşamlarımızı da daha Avrupalı yapmaktan geçiyor.

İkinci fikir – kurumsal olarak- Avrupa Konseyini denge ve denetlemenin demokratik düzenine yeniden sokmak için yaratıcı bir yol bulmak olacaktır. Hem siyasi liderlik hem yasama yetkileri üstlenen bir yapının, çelişen roller üstlenmesi, AB düzeyinde güçler ayrılığını bulanıklaştırdı.

Ulus devletler tek başlarına, herhangi bir düzeyde Konsey üzerinde kontrol sahibi olabiliyorlar, ve bu durum sadece parlamentoların merkezi bir rol oynadığı ülkeler için geçerli. Eğer ki Alman, Hollandalı, Danimarkalı veya Finlandiyalı liderler Avrupa düzeyinde müzakerelere girişildiğinde, parlamentolarının tanıdığı yetkiler ile sıkı sıkıya bağlılarsa, diğer yerlerde bu kontrol mekanizması daha esnek olacaktır. Bazı durumlarda ise hiç olmayacaktır: Başkanlık sistemi olan Fransa ya da liberal olmayan Macaristan’da, Avrupa politikası aşağı yukarı denetlenmeden yürütülecektir.

İhtiyaç duyulan şey, Avrupa’nın çıkarlarını bir bütün olarak destekleyen Konseyin gözetimidir. Bu noktada Avrupa Parlamentosu, ulusal parlamentolarla işbirliği yapmaya daha fazla zaman ve enerji harcayabilir. Bu şimdiye kadar bir hayal kırıklığı oldu, ancak keşfedilecek bir  seçenek,  Avrupa Parlamentosu ve AB üyesi devletlerin parlamenter kamaraları (bilinen adıyla COSAC) için  müşterek özel bir organa  Konsey içindeki Avrupa çıkarlarını denetlemek için ortak bir görev vermek olurdu.  Avrupa Parlamentosu böylece, ulusal ve Avrupa demokratik meşruiyetlerinin rekabet etmek yerine, bir araya geldiği ve birbirlerini bilgilendirdiği bir yer haline gelecek; Avrupa Parlamentosu üyelerine Avrupa meselelerinde tekel iddiasında bulunamayacaklarını hatırlatırken, ulusal parlamentolara bir Avrupalı perspektifi kazandıracaktır. 

Üçüncü ve son fikir olarak, -yurttaş temelli- Avrupa Parlamentosunu, Avrupalılar için gerçek bir yuvaya dönüştürmek olacaktır.

Avrupalı ve Polonyalı seçkin tarihçi Bronisław Geremek,  2008 de gerçekleşen trajik kazadaki ölümünden önce verdiği son röportajında, Avrupa Parlamentosu üyesi olarak 2004’ ten itibaren  oturduğu parlamentonun özelliklerini kavramasının birkaç yılını aldığını itiraf etmişti. Geremek  nihayetinde, ulusal muadilleriyle kıyaslandığında ilk bakışta bir parça bir tuhaflık olsa da, Avrupa Parlamentosunun, yurttaşların gerçekten ve fiziksel olarak Avrupa’nın sivil organını oluşturduğu bir yer olduğu sonucuna vardı.

Bir anlamda  Avrupa kurumları arasında eşsiz olan Avrupa Parlementosu, Avrupa’nın yaratıldığı yerdir.

Avrupa ruhunu kanalize etme işlevi ile  yeniden bağlantı kurmak için, Avrupa Parlamentosu, Avrupa müzakerelerini organize etmek ve en çok ihtiyaç duyulan ancak fazlasıyla eksik olan Avrupa kamusal alanını somutlaştırmak konusunda elinden geleni yapmak zorunda. Parlamentonun 2008’den 2013’e kadar yürüttüğü, artık sönmüş Agora girişimi, yoksulluk, genç işsizliği ve iklim krizi gibi sıkıştıran konularda öneriler geliştiren Avrupa doğrudan demokrasisinde öncü bir deneydi. Ve Avrupa genelinde giderek artan sayıdaki halk meclisleri, çıkarılacak çok daha fazla dersler sağlıyor.

Avrupa Parlamentosu, kıtanın her yerinde forumlar düzenleyerek bu deneyimleri – Avrupa yurttaşlarını bir araya getirerek ve onlara, parti siyasetinin bilinen arabuluculuğu olmaksızın, şekillenmesini istedikleri politikaları tasarlama şansı vererek –daha sistematik hale getirmeye girişebilirdi. Bu anlamda  2021’den 2022’ye kadar devam eden ve yurttaşları doğrudan dahil etmeyi vaat eden bir AB girişimi olan Avrupa’nın Geleceği Konferansı, katılımcı demokrasideki birçok egzersizin ilki olabilir.

Demokrasi vatandaşlar arasındaki bir konuşmadan başka bir şey değildir. Sadece Kurumlardan ve seçim ritüellerinden de fazlası olarak, aynı yeri paylaşma hissidir; hepimizi tek bir ortak toplulukta bir araya getiren sosyolojik bir süreçtir. Kıtasal bir örgüt toplantısı ve Jan-Werner Müller’in deyimiyle ‘demokratik altyapı’  yani Avrupa kamusal alanı ve Avrupa siyasi partileri olmadığında, bu konuşmayı yapmak için Parlamento’dan daha uygun neresi olabilir?

Demokratik olarak seçilmiş bir yapı olarak beşinci on yılına girerken, Avrupa Parlamentosu da pekala bir orta yaş krizine girdiğini hissediyor olabilir. Sahip olmadığı yetki ve güçlerinden şikayet etmek yerine, şimdiye kadar başardıklarından  ilham almalı. Bir anlamda  Avrupa kurumları arasında eşsiz olan Avrupa Parlamentosu, Avrupa’nın yaratıldığı yerdir. Bu onun, Avrupa projesi tarihine en önemli katkısı olabilir: yeni oluşmakta olan  Avrupa demokrasisini teşvik etmek, büyütmek ve yaymak için gereken koşulları sağlamak. Yurttaşlarını da buna davet etmek.

Çeviren Ümit Erkan

Democracy Ever After? Perspectives on Power and Representation
Democracy Ever After? Perspectives on Power and Representation

Between the progressive movements fighting for rights and freedoms and the exclusionary politics of the far right, this edition examines the struggle over democracy and representation in Europe today.

Order your copy

Cookies on our website allow us to deliver better content by enhancing our understanding of what pages are visited. Data from cookies is stored anonymously and only shared with analytics partners in an anonymised form.

Find out more about our use of cookies in our privacy policy.